Bir aradalık ve tanıklık

Dance, Henri Matisse, 1910

Toplum olmak, aynı şeye inanmak değildir. Hatta toplum olmak, aynı acıyı bile paylaşmak zorunda olmak değildir. Toplum olmak, birbirimizin varlığını ciddiye almak, ötekinin deneyimini hafife almamaktır. Bu, aslında çok temel bir psikolojik ihtiyaçtır: Tanıklık edilmek. Tanıklık; yargılamadan görmek, bir başkasının iç dünyasını inkâr etmeden ona alan açabilmektir. Psikanalitik düşünce, bu süreçte bize çok önemli bir kavram sunar: “Holding” – tutma, taşıma. Winnicott, bu kavramı bir bebeğin dünyaya geldiği ilk aylardaki temel deneyiminden hareketle açıklar. Bebek, ilk zamanlarında dünyaya karşı tam anlamıyla korunmasızdır. Henüz kendisini duygusal olarak organize edemez, acıları ve korkuları düzenleyemez. Bebeğin duygusal sağlığı, bakımverenin, özellikle annenin, bebeği duygusal olarak taşıyabilme kapasitesine bağlıdır. Bebeğin kendilik gelişimi ancak bu duygusal taşıma sayesinde sağlıklı bir şekilde şekillenir. Bu süreç, bebeğin hayata karşı duyduğu güvenin temelini atar; çünkü bir bebek yalnızca bakım vereninin varlığında değil, aynı zamanda onun empatik ve destekleyici tutumuyla ruhsal bir zemin bulur. Bir insanın duygusal deneyimleri ancak bir başkası tarafından taşınabilir ve düzenlenebilir. Bu düzenleme süreci, kişinin ruhsal dengeyi bulabilmesi için kritik öneme sahiptir. Toplum olmak, duygusal taşıyıcılığı kolektif düzeyde inşa edebilmek demektir. Bir toplum, bireylerinin acılarını, öfkelerini, korkularını taşımaya ve düzenlemeye yardımcı olacak bir kapasiteye sahip olmalıdır. Toplum, bir tutan çevreye dönüşerek her bireyin içsel deneyimlerinin dış dünyada bozulmadan, küçültülmeden yer bulmasına olanak tanır. Böyle bir toplumda insanlar, birbirlerinin acılarını bastırmak yerine bu acıları duyabilme ve onlarla bir arada var olabilme kapasitesine sahip olurlar. Bu empatik anlayış, insanlar arasındaki bağları kuvvetlendirir ve daha derin, kalıcı ilişkilerin oluşmasını sağlar. Ancak toplum duygusal taşıyıcılığını kaybettiğinde, bu kez sosyal bağlar kopar. Bireylerin içsel dünyaları birbirlerinden yalıtılmış hale gelir. Herkes kendi acılarına yalnız başına katlanmaya çalışır ve toplumsal dayanışma eksikliği, yalnızlık deneyimini derinleştirir. Bir toplumun, bireylerinin duygusal deneyimlerine kayıtsız kalması, toplumsal bozulmanın ve dağılmanın da habercisi olur. Bu deneyim uzun vadede hem bireyleri hem de toplumu duygusal olarak donuklaştırır. Acının olduğu yerde, birbirimize karşı duyduğumuz empati kaybolur. Kimse kimseyi duymaz, kimse kimseyi görmez. Toplum olabilmek, belki de bu taşıyıcılığı yeniden hatırlamaktan geçiyor. Bireylerin acısını küçümsemeden, çökmeksizin ama kaçmadan taşıyabilme kapasitesini geliştirmek, tüm bireylerin ruhsal sağlığı açısından son derece önemlidir. Toplumsal bağlar ancak bu duygusal taşıyıcılığın yeniden inşa edilmesiyle sağlıklı bir şekilde büyüyebilir. Böylelikle, her birey kendini daha güçlü ve bütün hissederek topluma katılabilir. Belki de toplumsal iyileşme, sadece ekonomik ya da politik reformlarla değil, psikolojik olarak bir arada var olabilme kapasitemizin yeniden güçlenmesiyle gerçekleşecektir. Bunun için, toplumun her kesiminde empati ve anlayışın yaygınlaşması, duygusal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi ve bireylerin birbirleriyle daha fazla temas kurmalarını sağlayacak etkinliklerin teşvik edilmesi şarttır.

Psikoterapist A. Ekin Alço sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin